İnsan hayatında bazen birkaç ay, içine yıllar sığmışçasına yoğun yaşanıyor. Sessiz Havuz’un satırları bana haberci mi oldu? Yoksa ben mi yazdıklarımla son on ayımı kendime çektim? Bilemiyorum. Zira ortada net olan tek gerçek var. Benim hayatımın, tıpkı Ayla’nınki gibi, bir gün içerisinde aktığı yataktan çıkıverişi. Hoyratça. Asla durulmayacakmış gibi. Sular aklımın ucundan geçmeyecek bir yöne meyletti. Ben hayretle olan biteni izleyen bir seyirciye dönüştüm. Seneymiş gibi yıpratan bu aylar süresince kendimi, kendi hayatımın yazarı değil okuyucusu olarak gördüm. İşte o süre zarfında bu kitap benim kurtarıcım oldu diyebilirim.
Ve sonunda hastalığımı kabul etmeyi öğrendim. İyi şeyler olduğunda ‘neden benim başıma bu geldi?’ diye sorgulamıyorsak, kötü olaylarda da ‘neden ben?’ dememek kilitti. Bu fikri kitapla kemoterapi arasında sahiplendim.
Şimdi baktığım yerden tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, insanın kendini yenmesi kanseri yenmesinden zor. Belki de Sessiz Havuz’un Ayla’sı kadar Engin’ini, Adviye’si kadar halasını, Faruk’u kadar Necla’sını bu hisle irdelemeli. Bir de tıpkı tümörün yok olma ihtimalindeki ikinci yaşam şansı gibi, hızla gelen bu ikinci baskı müjdesine inanmak gerekli.
Yazmanın bu denli iyileştirici olduğunu bilmezdim.
Dilerim ‘Sessiz Havuz’un suyu size de iyi gelsin.
Ege’nin güneşinden bir parça gününüze değsin.
Keyifle okumanız dileğiyle,
Begüm